Kompozisyon yarışmamız

07.03.2022 | Akademi

VARLIK ÇEMBERİ

Güneşin nazlı ışıklarının sık bulutlar arasından süzülerek yeryüzüne ulaştığı serin bir sonbahar günüydü. Doğudan esen sert rüzgar yaşlı meşenin dallarından ayrılmak için gün sayan sararmış yapraklarını titreştirdi. Binlerce yıldır süregelen seremoni bir kez daha kendini tekrar ediyordu. Yaşam, ölüm, yeniden varoluş, doğum, yaşam, ölüm, yeniden varoluş, doğum… Bu varlık dairesinin zincirlerini birbirine bağlayan o döngü aynı sırayla  durmaksızın tekrar ediyordu.

Meşe dallarını gökyüzüne doğru uzatarak gerindi. Bir kez daha uyku zamanı gelmişti fakat öncesinde çözmesi gereken önemli bir mesele vardı. Doğudan, batıdan, kuzeyden ve güneyden farklı kokular getiren rüzgarları selamladı. Rüzgarlar da aynı muhabbetle karşılık verdi. Güneşin bağrından kopup gelen ışıklara gülümsedi. Karşılığında kabuk bağlamış dallarında sıcak bir dokunuş hissetti. Zamanı gelmişti, herkes ne yapacağının bilincindeydi.

Önce rüzgarlar girişti işe. Meşenin dallarını örseliyor, adeta yuvadan uçmak istemeyen çekingen yavruyu hayatın tam ortasına sürüklemek istiyordu. Mavi gökyüzü ile kahverengiye çalan yeryüzü arasında gezinip duran bulutlar bir araya toplandı. Ardından güçlü, sağanak bir yağmur başladı. Bu curcunanın ortasında gürgenin dallarından biri titreşti. Dalın ucundaki açılmış ve hayata adım atmak için sabırsızlanan palamut son kez annesinin şefkatli kollarına sığındı ve kendini boşluğa bıraktı. Toprak ana bu yeni evladını da diğerleri gibi bağrına bastı. Meşe hüzünlü gözlerle olup biteni izliyordu. İnce dallarında kalan son yaprakları da rüzgarın ve yağmurun yardımıyla üşümesin diye palamudun üzerine örttü. İşte, bir kez daha bana düşeni yerine getirdim, dedi. Rüzgar dindi, yağmur kesildi, bulutlar dağıldı.

Toprak ana büyük bir muhabbetle kucakladığı evladının üzerini kalın bir örtüyle kapladı. Vaktiyle dinen yağmurlar bir kez daha başladı. Yağmur damlaları pamuk şekerine benzeyen bulutlardan ne yaptıklarını bilircesine el ele tutuşarak aşağı atlıyor, toprağa varınca palamudun yanına sokuluyorlardı. Ona yeryüzünde neler olup bittiğini anlata anlata bitiremiyorlardı. Genç palamudun içi içini kemirdi. Bir an önce başını dışarı uzatmak, havayı solumak, güneşe selam vermek, kuşlarla şarkı söylemek istiyordu. Ancak beklemesi şarttı, görev sırası zamana gelmişti. Genç palamudun meşenin dallarından kopuşunun üzerinden on yaz ve on kış geçmişti. Hazırsın, dedi toprak ana. Git ve yaşa. Palamudun yıllardır beklediği an gelmişti. Özenle koruduğu filizi biraz zorlamayla topraktan dışarı çıkardı ve bir anlığına nefesi kesildi.

Onu samimi bir tebessümle ilk selamlayan güneş oldu. Uzun uzun yeraltında geçen zamanından dem vurdu güneşe. Sonra rüzgarla tanıştı ne var ki sohbetleri kısa oldu, zira rüzgarın gideceği yere yetişmesi gerekiyordu. Genç filiz biraz daha doğrulunca annesi meşeyi gördü. Birbirlerine anlatacak ne çok şey biriktirmişlerdi. Ancak genç filiz annesinin heybetli gövdesinden çok uzakta kaldığını görünce içini bir burukluk sardı. Sabret, dedi güngörmüş ve geçirmiş meşe. Senin de vaktin gelecek elbet. Yelkovanla akrebin oynaşı dur durak bilmeden devam etti. Takvim yaprakları sarardı, sarardıkça döküldü, döküldükçe geçmez diye düşünülen zaman bir nefeste tükendi. Genç meşe serpildi, büyüdü, kollarını gökyüzüne uzattıkça uzattı. Neredeyse yaşlı meşenin boyuna varmıştı. Ancak anlayamadığı bir mesele vardı. Köklerini topraktan söküp özgürce dolaşmadıkça bu koskoca gövde, uçsuz bucaksız dallar ne işe yarardı? Evladının bu sorusuna gülümsedi yaşlı meşe. Tam cevap vermeye hazırlanıyorken sokağın başında bir ses duyuldu. “ Simiiiiiitçiiii! Taze taze simitlerim var. Simiiiitçiii! ”

Beli yılların yükünü sırtlandığı için bükülmüş yaşlı adam kan ter içinde kalmıştı. Yer yer saçlarının döküldüğü başı güneşten köz gibi olmuştu. Peşinde sürüklendiği ekmek teknesini genç meşenin yanında durdurdu. Alnında tomurcuklanıp şakağından aşağı kavis çizen terini elinin tersiyle sildi. Daha sonra elini cebine götürüp yeni olduğu belli küçük bir bez bebek çıkardı ve masumca tebessüm etti. Öyle ahım şahım bir şey değildi ama ne de olsa coşkuyla karşılanacaktı. Yavaş adımlarla genç meşeye yaklaşıp yorgun bedenini görkemli ağacın gölgesine teslim etti. Ciğerlerini doldurup derin bir nefes aldı ve sesli bir şekilde bıraktı. Doğudan esen serin rüzgar ağacın dallarını gıdıkladı. Yaşlı adamın kısa molası da bu kadardı. Ayağa kalkıp yeniden bağırmaya başladı. “Simmiiiitçiiiii.” Genç meşe anlamıştı. Dallarının ucundan sarkan küçük palamutlara takıldı gözü. Güneş, yağmur, toprak, hayat… Hepsinin ellerini kenetleyip birlik içinde hareket etmesinin nedeni o tek nefesti. Tüm bu sabır, zaman, dayanışma bir an içindi. Değer, diye düşündü genç meşe. Bu her şeye değerdi… Doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden esen rüzgarları selamladı. Güneşle kucaklaşıp yağmurla anlaştı. Sonbahar yakındı…

R AVUÇ GÖKYÜZÜ

Hayat, çehresine vuran ılık sabah güneşiyle uyandı. Temmuz ayının son günleriydi. Akdeniz’in en sıcak zamanı diye düşündü. Yıllarca koynunda büyüttüğü, daha küçük birer tohumken gelişip serpilmelerine şahit olduğu şu canım Kızılçamlar da olmasa nefesi kururdu vallahi. Toprak akşamdan kalma soğukluğu üzerinden attı, şöyle bir gerildi. Meltem az sonra eserdi. Nemli ve tuzlu deniz havası kendine ne iyi gelirdi. Gökyüzü sabahın bu saatlerini sabırsızlıkla beklerdi. Sabah olduğunda Akdeniz’i bile kıskandıran parlak mavi kanatlarıyla süzülen Yalıçapkını’nı hayran hayran izlerdi. Arıların gıdıkladığı Kızılçamların çıkardığı gülüşme seslerini büyük bir mutlulukta dinlerdi. İnsanlar… Ah, evet bir de onlar vardı. Bazen uğraştıkları şeylerden kafalarını kaldırıp ona doğru bakarlardı.

Bir ses işitti Gökyüzü. Kızılçamlar telaşlıydı, etrafı bir alev almıştı. Hayvanlar koşuşturarak harlanan alevden kaçmaya çalışıyorlardı. İnsanların fark etmesi uzun sürmüştü. Alevler köylere doğru hücum edercesine büyümekteydi. Toprak kulakların hiç duymadığı bir tizlikte bağırıyor, kan ağlıyordu. Ölüm işte bu sese uyandı. Yangın büyüdü; anne, baba ve iki çocuğun yaşadığı derme çatma kulübeyi yuttu. Neyse ki yangının kendilerine doğru geldiğini gören aile evlerini çoktan terk etmişti. Yaşlı, genç, çocuk demeden tüm köy seferber oldu. Kova, helke, tencere ne bulurlarsa suyla doldurup alevlerin ilerlemesini engellemeye çalışıyorlardı. Gökyüzü önündeki manzarayı dehşetle izledi. Endişeliydi. Canları pahasına oradan ayrılmayan köylüleri izledi. Sahi, kaç kişilerdi? Diğer insanlar nerede diye düşünmeden edemedi. Geç kalan siren sesleri ortalığı inletti, fakat yangına yetemedi.

Korkuya kapılan köylüler evlerini bırakıp hayvanlarını yangından kurtarmaya koyuldular. Az önce kaybolan oğlağını kurtarmaya çalışan bir köylü, kendine yardım eden adama sarıldı. Adam ciğerleri dumandan boğulmuşçasına öksürüyordu. Kim olduğunu görmek için şöyle bir geri çekildi. Gökyüzü köylünün şaşkınlığını yüzünden anladı. Adam tanıdık değildi. Başka köyden yangını görüp su tankeri takılı traktörüne atlayıp gelmişti. Gün batmak üzereydi. Kasıp kavuran Temmuz sıcağı yangınla birleşmiş, Hayat’ın can verdiği ormanı cehennem etmişti. Uzaklardan bir ses geldi. Gökte yangın söndürme uçağını gören köylü sevinç çığlıkları atsa da bu sevinç uzun sürmedi.

Akşam oldu demeye bin şahit isterdi. Yangının kızıl ışıkları dört bir yanı aydınlatıyordu. Bitap düşen köylüler evlerini, Nisan geldi mi mis gibi çiçek veren portakal ağaçlarını, her gün Kızılçamları güldüren arılarını geride bırakmak zorunda kaldılar. Yangından kurtarabildikleri can dostları hayvanlarını da önlerine katıp köylerini terk ettiler. Şehir merkezine indiklerinde, kendileri için kazan kazan hazırlanan yemeklerin kokusunu alınca fark ettiler ne kadar aç olduklarını. Şimdiden özlemişlerdi evlerini. Tek değillerdi. Başka köylerden hiç tanımadıkları insanlarla doluydu burası. Kimisi kendileri gibi evini terk etmek zorunda kalmış kimisi ise getirdiği çadır, bebek bezi, mama, su, yanmaz eldiven ve nicesiyle yardıma gelmişti. Ne iyi insanlar var diye geçirdi içinden Gökyüzü.

Yeni gün doğmadan yangın başka köylere ulaşmıştı. Yanan ellerini dert etmeyen köylüler su bulamadıklarında ateşi üzerine toprak atarak söndürmeye çalışıyorlardı. Çoğu yanındaki insanı daha önce hiç görmemişti. Bu coğrafya böylesine dehşeti ve topyekün dayanışmayı en son ne zaman görmüştü? Ağlaşan analar ve çocuklar… Boynu bükük Kızılçamlar… Hepsinin tek bir ortak duası vardı.

Hayat bitkin, Toprak çığlık çığlığa, Ölüm ise sessiz… Gökyüzü daha fazla kendini tutamayacaktı, ciğerleri yanıyordu. Gerçekten ciğerleri… Ortada koşuşturan hayvanları, insanları, çocukları görüyordu. Yangını elleriyle söndürmeye çalışan köylülere bir kez daha baktı. Kanadı yanık bir Yalıçapkını gördü. Daha fazla kendini tutamadı. Gözyaşları süzüldü. İlk damla Toprak’ın kucağına düştü. Ve… Umut yeşerdi.

BÜYÜMEK
Sobanın yanına kıvrılarak sanayi yağından, ağır metal ve boyalardan kirlenmiş parmaklarının arasında karnesini inceledi Ahmet. İşten çıktıktan sonra ancak bakabiliyordu notlarına. Rüzgârın camları titrettiği, buzların çatılardan sarktığı karlı ve soğuk gecenin içinde yalnızca sobada yanan odunların çıtırtısı ve rüzgârın uğultusu vardı evin içinde. İşten geç çıktığı için annesiyle, kardeşleri uyumuş olurdu çoğu kez, bugün de böyleydi. Babası yine evde değildi zaten pek eve uğradığı da olmazdı. Notlarına bakıp geçebildiğini gördükten sonra çantasına attı karnesini, yarın yine işbaşı yapacaktı gözlerini kapattığı gibi uykuya daldı. Ertesi sabah soba söndüğü için buz gibi olan evden kahvaltı etmeden çıkarak karanlık sokaklarda montuna daha da bir sarınarak işe yürümeye koyuldu. Karlar içinde bata çıka ilerlerken pek eski olan ayakkabısına sular giriyordu. İşe geldiğinde:
-Selamın aleyküm, dedi ustasına.
Şu hayatta tek imrendiği kişi ustasıydı. Sabahtan akşama kadar çalışır, şikâyet etmez, yaptığı her siftaha şükrederdi. Metal tozlarının, boyaların akciğerinde bıraktığı hasara, sık sık öksürmesine aldırış etmeden işine sarılırdı ustası. Kazanabildikleriyle kimseye muhtaç olmadan ailesine bakardı. Annesi Ahmet’i çalışması için getirdiğinde “Kazandığım bana zor yetiyor nasıl çalıştırayım çocuğunu?” demişti. Annesi çok ısrar edince, Ahmet’in eprimiş giysilerine, annesinin eski paltosuna, küçük çocuğun zayıflığına acımış “İyi tamam. Allah rızkımızı verir elbet” diye kabul etmişti. Okul çıkışlarında ve hafta sonları Ahmet işe gittiğinde yevmiyesini mutlaka verirdi.
-Aleyküm selam, diye karşılık verdi ustası. Çay koydum iç de için ısınsın, az peynir de var masada yersin.
Ahmet hemen gitti masaya, içtiği çay öyle iyi geldi ki, sanki dünyanın en güzel çayıydı. Sonra vakit kaybetmeden işe koyuldu. Planyaya alüminyum blokları bağlayıp sabitledi, hizaya getirdi. Diğer makineye maça bağladı, parçalara delik deldi, diş açtı. Elleri her zamanki gibi gres yağına bulanmıştı, talaşlar da ellerine batıyordu ama alışmıştı artık, durmadan çalışıyordu. Makinelerde kalıplar tamamlanınca, etraftaki alüminyum talaşları süpürüp torbalara dolduruyordu. Arada da matkap ucu, cıvata almaya gidiyordu. Akşam olduğunda çok yorulmuş bir halde yevmiyesini alıp çıktı, yine karanlık ve ıssız sokaklardan geçerek yürüdü evine. Eve geldiğinde parayı annesine verip yerdeki minderlere oturdu. Gözüne okul çantası ilişti, yer yer yırtılmış kumaştan çantasının içi görünüyordu. Karnesini fark etti birden, uzandı çantasına karnesini aldı eline, bu sefer daha dikkatle inceledi karneyi. Öğretmeni alta “Herkese iyi tatiller dilerim” diye bir not düşmüştü, Ahmet’se arkadaşları gibi dinlenmek yerine çalışacaktı ve bu durumdan memnundu okul olmayacağından daha az yorulacaktı. Okula gitmek onun için hep zor olmuştu. Dört çocuğa bakan annesi içinse okul fazladan masraflar demekti. Küçük kardeşinin de doğmasıyla gündeliğe gidemeyen annesi giderleri ödemekte daha da fazla zorlanınca Ahmet evin sorumluluğunu almıştı üstüne, hem okula hem işe gitmeye başladı.

Derslerinde, öğretmeninin notlarında gezinen gözleri yağdan, tozdan kirlenmiş soğuktan çatlamış ellerini gördü birden. Bembeyaz kağıdı köşelerden tutan kararmış parmaklarını gördü. Bir ömür böyle mi olacaktı elleri, tüm gün çalışan bu ellerden geriye kalan bir dilim ekmekti, ustası da çok emektardı tüm gün çalışırdı ama çok az kazanırdı. Okursa böyle olmazdı belki… Okursa…İlk kez okumanın önemini anladığını hissetti, eğitim onun hayatını değiştirebilirdi. İçinde bir kıpırtı, bir heyecan duydu. Nasıldı okumak, eli kalem tutmak? Bu sene orta sona gidiyordu seneye liseye başlayacaktı. Evet lise…Liseye gidebilirse bir yol açabilirdi kendine. Liseye gitmenin bir yolunu bulmalıydı. Sabah olunca buz gibi akan suda elini yüzünü yıkarken aynaya baktı, büyüdüğünü, sakallarının çıktığını fark etti. Aylar sonra gülümsedi aynadaki büyümüş haline. Atkısını bağlarken bir şarkı mırıldandı, hızlıca çıktı evden. Dükkâna girdiğinde ustasını çalışırken buldu, günaydın dedikten sonra Ahmet de çalışmaya koyuldu hemen. Öğle yemeklerini yerlerken:

-Usta, dedi ben okumak istiyorum.
-Oku da kurtar kendini, çok çalışmalısın ama.
Ustası böyle söyleyince şaşırdı Ahmet, kurtar kendini diyorsa bir bildiği vardı ustasının. Okula gitmek bu kadar önemli işte diye düşündü.
-Öğretmenime sormam lazım ne yapmam gerekiyor pazartesiye izin verir misin? Öğlen dönerim.
-Tamam git tabii, dedi ustası.
Ahmet pazartesi günü biraz zeytin biraz peynirle kahvaltısını yaptı. Daha çok yerdi ama kardeşlerini düşünmesi gerekiyordu, çok yerse onlara hiçbir şey kalmazdı. Okula doğru koşar adımlarla, heyecanla, içi umut dolu yürüdü. Okuldan içeri girince hemen rehberlik öğretmeninin yanına gitti, ona okumak istediğini, liseye gitmek istediğini anlattı. Öğretmeni onun derslerinden zar zor geçtiğini biliyordu. Biraz alaycı, biraz da şüpheli ifadeyle liselerden, sınav ücretinden, kurslardan ve test kitaplarından bahsedince içini bir hüzün kapladı Ahmet’in. Nasıl bulacaktı onca parayı daha karınlarını zor doyururken. O kendini bu imkansızlıklardan kurtarmak istiyordu ama bunun için de para lazımdı. Okuldan ayrılırken lapa lapa kar yağıyordu dışarda ama onu bile gözü görmüyordu.
İçine düştüğü imkansızlıklar, zorluklar sırtına bir yük gibi binmişti sanki ağır ağır yürüyordu. Dükkâna girince bir şey söylemeden, kardan kıpkırmızı olmuş elleriyle süpürmeye başladı talaşları. Uzun uzun dalıyor, hiç konuşmuyordu. Neden sonra ustası sordu:
-Hayırdır, bir şey mi oldu? İyi görünmüyorsun.
Ustasının sesiyle irkildi daldığı yüreğini sıkan düşüncelerden. Gün boyu kendi kendine tekrarladıkları dudaklarından dökülüverdi:
-Okumak istiyo… cümlesini tamamlayamadan sesi titredi Ahmet’in.
Bir damla yaş yanağından süzüldü, hemen sildi. Ustasının yanında asla ağlamak istemezdi. Döndü sonra işine tekrar, kalıbı aldı yerinden makineye bağladı. Hava karardıktan uzun süre sonra kollarının hali kalmayınca saate bakmak aklına geldi, çoktan vakti gelmişti çıkabilirdi. Tek isteği eve döndüğü o karanlık sokaklarda kuytu bir bulup kimseye görünmeden ağlamaktı. Montunu giyerken yevmiyesini verdi ustası. Elini uzattığında birden ustasının verdiği fazla paraları fark etti Ahmet.
-Bunlar ne usta, dedi.
-Kitap alırsın kendine, burada vakit buldukça da çalışırsın kitaplarınla. Daha fazlasını yapmak isterdim ama elimden gelen bu kadar.
Ustasının yeni makine almak için az biraz biriktirdiği paralara baktı Ahmet, belki bir öğle yemeğinden belki yeni bir gömlekten kesilen paralar…
-Çok sağ ol usta, dedi. Çok sağ ol. Gözleri minnet duygusuyla dolu dolu çıktı dükkândan. Sımsıkı sıktı paraları avucunda, paralardan gelen boya, yağ, metal kokusunu duyumsadı. Gökyüzünde baktı, karla temizlenmiş temiz havayı ciğerlerine çekti:
-Vermek, dedi içinden. Varken değil asıl yokken vermek… Paylaşmak elindekini, bölmek ekmeğini… Emek vermek, ter dökmek, çabalamak tüm imkansızlıklar içinde ama yılmamak…

PEMBE ÇANTA

Elimde bir ayakkabı boyasının süngerli fırçası ile o gün heyecan içinde botlarımı boyuyordum. Bunun iki sebebi vardı, botlarımı çok seviyordum çünkü. Onları uzun süre kullanmam gerekiyordu, diğer sebebi ise okula gitmekten küçük bir çocuğun duymasından şaşıracağınız kadar mutluluk duyuyordum. Ablamın 3 sene giydiği montu üstüme geçirdim ve ablam elimden tuttu okula yürüyorduk. Ancak bu hiç kolay bir şey değildi, daha 7 yaşındaydım ve kara neredeyse dizlerime kadar batıyordum. Ablam da çok uzun sayılmazdı, aynı boyda bile olabilirdik. İlk günüm,ilk heyecanım, güzelim botlarım. ‘’ Ayşe, Ayşe!’’, diye aniden bağırdım. Ablam “ne var” dedi ‘’Botlarımın boyası gider mi sence?’’ dedim. Ablam: ‘’Gerçekten salaksın, şu an onu düşünemem sus’’ dedi. İçim buruldu, hayal kırıklığına uğradım. Botlarımın boyası giderse diye düşündüm. Okulda iyi görünmem gerekiyordu. Okula vardığımda öğretmenler yoktu, çünkü yollar kapanmış ve onlar da mahsur kalmışlardı.

İkinci bir hayal kırıklığı daha. O kadar çok istiyordum ki gelmelerini, kalbim çok kırılmıştı. Okula girdim, boyası çoktan gitmiş ama tertemiz olan botlarımın kenarındaki açıktan ve karın çokluğundan dolayı ıpıslak olan ayaklarımı sınıfın sobasına yaklaştırdım. Burnumdan akan sümüğümü ablamın 3 sene kullandığı montla silerken gözümden akan yaş sobanın üstüne düştü.

Herkes sobanın etrafını kuşatmıştı. Zehra ve Yağmur’u gördüm, Zehra’nın eldiveni olmadığı için Yağmur eldiveninin tekini ona vermişti. İkisi de eldiven teklerini ellerine geçirmiş, çıplak ellerini ısıtıyorlardı. Benim vardı eldivenim, annem örmüştü.

Volkan üstündeki karı silkeliyordu. Sonra aniden Doğuş geldi, “gidiyorum ben ya, gelecekleri yok öğretmenlerin” dedi.

Hep agresif bir çocuktu, çantası yoktu, kitap da getirmezdi zaten. Küçük boy defterini koyduğu bir poşeti vardı, onu aldı çıktı dışarı. Sonra okulun hizmetlisi geldi, “gitmeyin, okula yardım gelecekmiş” dedi. Bu bizim için çok sevindirici bir şeydi ama benim için geçerli değildi.

Okula bazen nerden geldiğini bilmediğim yardımlar gelirdi; bunlar kalem, defter, okuma kitabı eğer şanslıysak da ayakkabı veya İstanbullu kıyafeti gibi şeylerdi.. Hatta bir keresinde diş fırçası ve diş macunu gelmişti. İşte öğretmenlerimiz bizi tek tek öğretmenler odasına çağırıyor ve bunların birkaçını veriyorlardı ama ben şimdiye kadar hiç alamamıştım.. Hep alanları kıskanıyordum. Öğretmenlerimizin dediğine göre durumu en kötü olanlara daha önce veriyorlarmış.

Bizim de kötüydü ama bilmiyorlardı. Köyde herkes bilirdi ama öğretmenlerim asla. Ay neyse, ben işte, burnumu tekrar koluma silip öğretmenleri beklerken arkadaşlarım eldivensiz, ıslak ayakları ile kar topuna girişmişti bile. Ben prensestim ya,öyle hissederdim kendimi, prenses olmadığımı bilirdim. ‘’Ben sizinle oynayamam, saçlarımı annem yeni yaptı ‘’ deyip yarı kurumuş yarı ıslak ayaklarıma botlarımı geçirdim.

Köşeye gittim, bilmiş bir eda ile kitabın arkadaşındaki Türkiye haritasından yollar çizdim. İstanbulu öyle çizmişim ki, ilk öğrendiğim şehir oydu, teyzemler oradaydı.

He işte, biraz önce bahsettiğim İstanbullu kıyafeti de oradan gelirdi. Kullanılmışlardı ama güzel kokarlardı, renkleri solgun değildi. Kimde ondan varsa havalı sayılırdı.

Ben bu sefer yardım alayım diye dua ederken öğretmenlerimiz geldi. Onlar merkez minübüsü ile gelirken biz hep önlerine koşardık. Ellerinden tutmak isterdik, onlar karda bizim gibi yürüyemezlerdi kollarına girerdik. Yollar dozerle açılmış,gelebilmişler.

Bugün baktık,okul hizmetlisi koskoca çuval taşıyordu. Yardım o mu Bülent abiii , diye bağırdık.

Vee beklenen o an geldi ama dağıtımda her zamankinden bir fark vardı. Tek tek çağırmıyorlardı. Çuvaldan Mavi ve pembe çantalar çıkmıştı. Üstünde bir dernek ismi yazıyordu. Ama pespembeydi çantalar.üzerlerinde Barbie resimleri vardı, nasıl güzel. Gelir gelmez evin en güzel kısmını o çantaya ayırdım. Çok sevinçliydim, çünkü ilk kez böyle bir çantam olmuştu.

İşte o an, uzaktan da olsa el ele tutuşmanın ne kadar önemli olduğunu anladım. Belki çok basit bir şeydi ama benim o yaşlarda sahip olamayacağım bir güzellik yaşatmışlardı bana.

Sonra ne oldu ona bilmiyorum, yalnızca o küçük kızın büyüdüğünü biliyorum. Sonunda İstanbul’a geldiğini, hatta öyle geliş değil burada yaşam kurduğunu, çünkü içinde solmayan okula gitme isteği sayesinde mühendis olduğunubiliyorum.

İşte o benim.isimsiz… Ablam Ayşe, arkadaşım Zehra, Yağmur gibi pembe çantası olsun diye dua eden, içindeki küçücük isimsiz bir kız çocuğuyum. Her yerdeyim, gözünüzü kapadığınız, farkında olmadığınız her yerde. Elime aldım bir fırça, bu sefer ayakkabılarımı boyamadım, okul boyadım, çocuk sevdim, kitap topladım, ders anlattım, oyun oynadım. İçimdeki pembe çantamın sevincini 1 çocuk daha yaşasın istedim

Küçük isimsiz kızın duygularını anlayacak birileri olur mu bilemiyorum, şunu biliyorum yaşarken ucundan kırpmak vermek yaşatmak ne mühim. Tanımadığın birisinin mutlu etmesi, senin mutlu etmen, zincir olmanız. Kıymetsiz sandığımız şeylere sahip olmayanların olduğunu bilmek ne mühim. Küçük isimsiz kızlarımızın olduğunu bilmek ve onlara isim vermek en mühimi…

MATRUŞKA GEZEGENİ

‘’Şok! Şok! Şok! Dünyadan 100 bin mil uzaklıkta insanların yaşayabileceği yeni bir gezegen keşfedildi!

Şu ana kadar keşfedilen gezegenler arasında dünyaya topografik ve hidrografik olarak en çok benzeyen gezegenin bu olduğu belirtildi. Gelecek detayları sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.’’ dedi haber spikeri. Ardından herkes çok normal bir şekilde kanalı değiştirip hayatlarına devam ettiler.

Ertesi gün kimileri yemek yerken, kimileri yoldayken, kimileri ise kıraathanede pis yedili oynarken yine aynı spikerin demeçleri duyuldu.

 

‘’ Evet sayın seyirciler dünkü keşfedilen gezegen gelişmelerini size aktarmıştık. Şimdi ise hepinizin ilgisini çekecek bir bilgiyi sizlere aktarmak istiyorum. Bu gezegene insanların gidebileceği kesinleşti, üstelik duyum aldığımız fiyatlar ise bizleri çok mutlu etti.’’ Bu gelişme, herkesin dikkatini çekmişti. Kimi ‘’ para tuzağı bu ya hu’’ demişti, kimi ‘’ onların uygun fiyatı bile bize tuzlu gelir’’ demişti, kimi ise hemen ücretleri araştırmaya başlamıştı. Ancak durum tam da spikerin aktardığı gibi oldu. Gerçekten ülke nüfusunun %96’sının karşılayacağı bir ücretle gidişler başladı. Gidişler özel olarak üretilen hava arabalarıyla gerçekleşebiliyordu. Arabalar 17 kişilikti ancak gidiş ve dönüş süreleri kısa sürüyordu.

 

Heyecanla beklenen o an geldi ilk gidiş yarın 07.15’de olacaktı. Kimi 17 kişinin çok şanslı kimi ise bahtsız olduğunu düşünüyordu. 07.15’de başlayan yolculuk dünya saatiyle 3 saat 19 dakika sürdü. İniş gerçekleştiğinde ise herkes karmaşık duygular içindeydi. Yolculara  isimlerinin yazılı olduğu manyetik bir kart verildi, araca binmek ve inmek için bu kartlar kullanılıyordu. Tam herkes araçtan inip bu gezegene ilk kez ayak basma hazzını yaşayacakken çok garip bir şey oldu, araçtan bazı kişiler inebilirken bazıları inemedi. Herkes kartların manyetiğinde sorun olduğunu düşündü ancak binerken hiçbir sorun olmamıştı. 17 kişiden yalnızca 4’ü bu gezegene ayak basabilmişti. Geri kalan 13 kişi çaresizce geri döndü. Tüm kontroller dünyada yapıldı ancak hiçbir sorun saptanmadı. Bir diğer kalkış için araba kalkışa hazırlanmıştı 17 kişi yine heyecanla nefeslerini tutmuş bekliyordu, tam gezegene inmişken bu sefer de hava arabasından yalnızca 2 kişi inebilmişti. Gitgide seferler artırıldı inebilen kişi sayısı sürekli değişkenlik gösteriyordu, bu değişkenliğin haberlerde belirtilmesi üzerine yolcular gezegenden daha çok araçtan inip inemeyeceklerini merak etmeye başlamışlardı.

Araçtan inen kişiler ise buraya nasıl girebildiklerini düşünmeye başlamışlardı. Kimileri ‘’ bence rastgele girebildik mantıklı düşünmeyin ‘’ ,‘’bence her yaş grubundan ve cinsiyetle ortaklaşa dağıldık’’ diye  fikir  yürütürlerken  kimileri  de   bu durumu pek önemsemeyip anın tadını çıkarmaya başlamıştı.

 

Tüm kargaşanın ortasında bir ses duyuldu. ‘’ Biliyorum’’ dedi hepinizi merak ediyorsunuz, nasıl ve niye gelebildiniz diye. Herkes etrafına bakmıştı ancak sesin nereden geldiğini anlamamışlardı. O sırada gizemli  ses ‘’Matruşka’’gezegenine hoş geldiniz dedi’’. Hepinizin çok merak ettiğini biliyorum, neden mi  buradasınız? Şimdi hepsini sıralayacağım dedi.

‘’Sen kapının önüne mama koydun, sen sana olmayan kıyafetlerini yardıma ihtiyacı olan kişiye verdin, sen iklim krizi konferansına katıldın, sen plastik poşetin zararını öğrendikten sonra almadın. Sen huzurevini ziyaret ettin. Sen kendi sesini çıkaramayan kadının sesi oldun, sen cinsiyet eşitliğini savundun, sen köy okuluna kitap yardımında bulundun, sen avokadonun Şili’deki insanların susuzluğuna sebep olabileceğini öğrenip yemedin. Sen arkadaşının derdini dinledin. Sen sivil toplum kuruluşuna üye oldun. Sen depremde gönüllü oldun. Sen bilgini insanlarla paylaştın. Sen yoldaki kedinin başını okşadın. Sen küresel kalkınma hedeflerine hizmet ettin, sen engelli bireylerin topluma kazandırılması için mimari çalışma yaptın. Sen yaşlı teyzeyi karşıdan karşıya geçirdin, sen kayıp bir kızın afişlerini sokaklara astın, sen dezavantajlı bölgedeki çocuklara ders verdin. Sen bu gece çok yorgun olan annene yardım ettin, sen ağaç diktin.’’ dedi.

 

Matruşka Gezegenin’de ;iyiliğin, dayanışmanın boyutu sorgulanmaz. Elinden geleni yapan, yapamadığını duyuran, duyuramadığına çözüm arayan herkes bu gezegene girdi, buradan sonra yapılacak şey ise bu yaptıklarınızı birbirinize öğretmek ve dünyadaki herkese anlatmak dedi. Bildiğiniz şeyi paylaşmazsanız en az yapmayanlar kadar suçlusunuz!…Hoş geldiniz!

 

Gel zaman git zaman Matruşka Gezegeni’ne gidiş gelişler devam etti, bundan 100 yıl sonra ise ayırımsız, herkes matruşka gezegenine  girebildi.